Şiirin Bağımsız Kimliği

Geçenlerde katıldığım bir söyleşide çok güzel bir düşünce aktarılmıştı:
“Aslında sanat eserleri zamanı durdurma çabasıyla ortaya çıkmaktadır. Resimler bir anı, müzikler bir hissiyatı, şiirler ise bir duyguyu dondurmakta”
Bu söz, benim “şiirin bağımsız kimliği” dediğim düşünceyle de örtüşüyor. Şiir, şairin kaleminden dökülen mürekkep damlalarıyla doğar; ancak okura ulaştığında kendi kimliğini kazanır. Artık o noktada, şairin ne anlatmak istediği değil, şiirin okurda uyandırdığı duygu ve çağrışımlar ön plandadır. Hatta bazen biz, şaire göre şiiri değil; şiire göre şairi tanırız. “Şiire İthaf” şiirimde de anlatmak istediğim buydu: bir noktadan sonra şiir, şairin değil; şair, şiirin eserine dönüşür.
Asıl şair sensin, şiirim;
Derdimle beslenen asaletin,
Binlerce şekle giren mürekkebin…
Sen ressamsın, ben de şaheserin.
Çok sevdiğim bir söz vardır: “Kelimeler, dilden çıkana kadar bizimdir; çıktıktan sonra biz, kelimelerin esiri oluruz.” Şiirle şairin ilişkisi de tam olarak böyledir. Şiir, kalemden döküldüğü anda şairi özgürleştirir ama aynı zamanda esir alır. İlk alıntıdaki gibi, o anın hissi ve sözü donarak zamana kazınır; şair ise artık o donmuş ânın mahkûmudur.
Çoğu zaman bulunduğum ortamlarda “şair bu dizelerde şunu anlatmak istemiş” gibi yorumlar duyarım. Oysa bu yorumlar kişiden kişiye değişir. Belki şair, o dizede bambaşka bir duygusunu yansıtmıştır; fakat okur, kendi hayatına yakın olan anlamı bulur. Bu yüzden şiir, okura ulaştığı anda şairden tamamen bağımsız hale gelir.
Kendi şiirlerimde de bunun birçok örneğini gördüm. Kimileri, gerçekten aktarmak istediğim duyguyu yakaladı; kimileri ise benim bile o an farkında olmadığım anlamları buldu. Ama şiir, hepsini taşıyabiliyordu. Çünkü nasıl ki güzel Türkçemizde bir kelimenin birden çok anlamı varsa, bu kelimelerden oluşan bir şiirin de birçok anlamı olabilir.
Ve belki de şiirin asıl kimliği tam burada gizlidir: her okurda yeniden doğabilmekte, her yorumda yeniden var olabilmektedir.