Od Damis : Bölüm 1 – Kurganlı Mezrası

Atının nallarının çamura batıp çıkarken çıkardığı ses, Korgan’ın bu dünyaya dair duyduğu tek gerçek sesti. Geriye kalan her şey bir uğultudan ibaretti: dinmek bilmeyen çiseleme, kamışların arasından gelen rüzgarın buğulu fısıltısı ve en kötüsü insanların kalbinden yankılan sessiz çığlıklar. Bu durum Kut’un yavaş yavaş çekilmeye başlamasıyla gelen bir yorgunluktu. Yaşam enerjisinin git gide azaldığı bu topraklarda artık her şey daha ağır ve daha kasvetliydi.
Kurganlı Mezrası, Ak Irmak Havza’sının merkezinde ancak adını hak eden bir yerdeydi. Tek bir ulu tepenin etrafına serpiştirilmiş, sanki harcına toprak değil keder harmanlanarak yapılmış on-on beş kadar kulübeden ibaretti. Bacalardan tüten duman göğe yükselmek yerine ağırlaşarak çamurun üzerine bir is katmanı gibi siniyordu. Korgan atının üzerinde mezraya girdiğinde kimse karşılamadı, etraf terkedilmişçesine kimsesizdi. Perde niyetine kullanılan bez parçalarının pencereleri örtmediği boşluklardan bakan gözler, ahırın kapısından başını uzatıp geri çekilen gölgeler… Bir Damgacı’nın gelişi insanlarda tedirginlik yaratırdı. Korgan ne bir şifa getiren Otaçı, ne de kahramanlıklarıyla umut getiren bir Bakşı değildi. O, Töre’nin en karanlık şekilde bozulduğu, ruhların yozlaştığı ve umudun bittiği yerde çağrılan son çareydi. O umutsuzluğun sembolüydü…
Onu çağıran adam, çakıl taşları serpiştirilmiş el yapımı sokağın ucundaki kulübenin önünde bekliyordu. Adı Temir’di. Yüzündeki çizgiler, olması gerekenden en az yirmi kış daha yaşlı gösteriyordu. Korgan, atından inerken adamın gözlerinde o tanıdık ifadeyi gördü: korku ve pazarlığın tuhaf harmanı. Bir canavardan kurtulmak için başka bir canavardan medet ummanın getirdiği çaresiz bakış.
“Damgacı,” diye seslendi Temir, sesi yağmurun altında boğuluyordu.
Korgan, atının dizginlerini yakındaki bir çite bağlarken yavaşça başıyla onayladı. O çok konuşmazdı. “Gümüşler” diye seslendi soru imasıyla. Sesi, uzun süre kullanılmamış bir bıçak gibi paslı ama keskindi.
Temir küçük gümüş kesesini ona uzattı, eli hafifçe titriyordu. Kesenin içindeki sikkelerin şıngırtısı, sessizliğin kasveti arasında bir anlığına yersiz bir neşe gibi çınladı. Korgan keseyi aldı, tarttı ve onaylarcasına yan cebine iliştirdi. “İçeride,” dedi Temir, kulübenin karanlık girişini işaret ederek. “Dediğin gibi, kimse dokunmadı”
Korgan yavaş adımlarla kulübeye doğru ilerledi. Bir an duraksadı, yüzünü göğe doğru kaldırdı. İnce ince yağan yağmur damlalarının yara izlerini yıkamasına izin verdi. Derin bir nefes alarak is kokan buğulu havayı içine çekti. Daha öncekiler gibi her seferinde ruhundan bir parça eksileceğini biliyordu. Belki de dünyayı son bir kez normal haliyle görmek istiyordu.

Kulübenin içi, toprak ve küf kokuyordu. Ortadaki zayıf ateş, ortamı aydınlatmaktan çok gölgeleri daha da derinleştiriyordu. Gölgelerin ulaşamadığı bir köşedeki şiltenin üzerinde küçük bir kız çocuğu oturuyordu. Yedi ya da sekiz yaşlarında olmalıydı. Gözleri açık ama boş bakıyordu; sanki Töz’ü tamamen kaybolmuş geriye sadece boş bir kabuk kalmıştı. Kulübenin ahşap zeminine elindeki kömür parçasıyla bir şeyler çiziyordu: iç içe geçen, köşeli spiraller.
Temir, “Çolpan,” diye fısıldadı. “Bir haftadır tek kelime etmiyor, yemeden içmeden kesildi. Sadece… çiziyor.”
Korgan, adama doğru tek eliyle “sus” işareti yaptı. Kızın birkaç adım yanına yavaşça çömeldi. Çizdiği şekiller anlamsız değildi. Bu bir mühürdü. Bir tür aidiyet damgası.
Hafifçe doğrularak gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı ve ruhunun gözlerini açtı.
Dünya bir anda rengini ve sesini yitirdi. Yağmurun sesi, yanı başındaki ateşin sıcaklığı, babanın korkusu… hepsi soluk birer yankıya dönüştü. Korgan’ın asıl dünyası buydu: Töz Bakışı. Töz alemi ile bağı buydu. Bu görüşte, maddeleri değil onların ruhani izlerini görüyordu. Odanın içi; insanların duyguları, anıları ve ruh yansımalarıyla doluyordu. Köşede birikmiş mavi bir hüzün, kapı eşiğinde bir öfkenin koyu kırmızı lekesi, başında bekleyen babanın korkusu… ama kızı fark edemiyordu.
Çolpan’ın ruhani aurası olması gereken yerde yoktu. Onun yerine bir hiçlik, bir Kuy cebi vardı. Sanki biri bir maşrapayla kızcağızın ruhunu kepçeleyip boşaltmış gibiydi. O boşluğun kenarlarında da parazit sarmaşık gibi dallanmış soğuk, gümüşi bir enerji bulunuyordu. Bu enerji yere çizdiği sembollerin minik pınarları gibi hafifçe parıldıyordu.
Çolpan’ın boşluğunu detaylıca inceledi, yerinde olmayan enerjisini takip etti. Oradaydı. Gözle görülemeyecek kadar ince, parlak, tek parça örümcek ağını andıran bir iplik. Kızın göğsündeki boşluktan başlayarak duvarların içinden geçiyor ve mezranın dışındaki karanlığa uzanıyordu.
Halk arasında da Gönül Çalan diye bilinen Susunç, diye düşündü Korgan. Nadirdir, ama temiz çalışır.
Korgan ruhunun akışını keserek Töz bakışından çıktı ve gözlerini açtı. Görünen dünyanın renkleri, sesleri ve sıcaklığı yüzüne tokat gibi vurdu. Sendeledi, başı hafifçe döndü. Bunca yıldır bu geçişe asla tam olarak alışamamıştı.
Ayağa kalktı ve Temir’e döndü. Adamın yüzündeki umut dolu beklenti onun içindeki alaycı bir gülümsemeyi tetikledi. Umut, bu topraklardaki en tehlikeli zehirdi.
Korgan kelimeleri sanki birer taş gibi seçerek düz bir tonda “Kızının Töz’ü çalınmış” dedi.
Temir’in beti benzi attı, yüzündeki çaresizlik nefeslerine sıçramıştı. “Nasıl çalınmış? İstemeden bir iyeyi mi kızdırdık, bir adak mı unuttuk?”
“Bu bir iye işi değil. Daha… şahsi bir şey,” dedi ve kızı süzmeye devam etti. “Onu geri getirme şansım var, izleri takip edebilirim. Ama izlerin sonundaki varlığın ne kadar güçlü olduğuna emin değilim”
“Ne istersen,” dedi Temir ağlamsı bir sesle yalvararak. “Tüm gümüşlerimi veririm, yeter ki kızımı geri getir.”
Korgan başını iki yana sallayarak teklifi hafifçe reddetti. “Gümüş, Töz aleminde geçmiyor. Ruhlar pazarlık yapmazlar”. Korgan odanın içinde göz gezdirdi. “Kızının en fazla bağ kurduğu eşyaya ihtiyacım var. En sevdiği oyuncağını ver”
Temir olanları anlamlandıramıyordu, bir anlık tereddüt sonrasında şiltenin altına doğru uzandı. Bezden yapılmış, tek gözü kopuk, eski bir oyuncak bebek çıkardı. Korgan bebeği aldı. İncelemek için Töz bakışına ihtiyacı yoktu; oyuncağın üzerindeki töz kırıntılarının ve zayıf anıların izlerini hissedebiliyordu. Bu oyuncağı çapa şeklinde kullanacaktı.
Kapıya doğru yöneldi. “Ateşi har tutun. Kapı ve pencerelerin eşiklerine tuz serpin. Ben dönene kadar kimse ne içeri girsin ne de dışarı çıksın.”
Korgan kapıdan çıktığında, gece tüm ağırlığıyla yeryüzüne çökmüştü. Yağmur hızlanmış, toprak daha da yumuşamış, karanlık bir sis gözlere perde çekiyordu. Rüzgar şimdi daha ısrarcı, daha kişisel bir şekilde uğulduyordu; sanki Korgan’ın adını fısıldıyor, onu geri dönmesi için uyarıyordu. Damgacı bu tür fısıltıları dinlemeyecek kadar tecrübeliydi.
Kurganlı Mezrası’nın ışıkları karanlıkta kaybolalı biraz olmuştu. Korgan duraksadı ve elindeki bez bebeği sıktı. O, bu karanlık okyanusta onun çapasıydı. Kızın ruhundan bir parçayı taşıyor ve o parçanın sıcaklığı ona yaklaştırıyordu. Gözlerini tekrardan kapattı.
Töz bakışı geri geldiğinde, karanlık anlam kazanmıştı. Ruhun geride bıraktığı gümüşi iplik, tam önünde, gecenin isli perdesinin içinden uzanıyordu. Bir pusula iğnesi gibi sabit değildi; hafifçe dalgalanan adeta nefes alan bir ruhun frekansıyla ilerliyordu. İplik mezranın daha da batısına, Kamışlı Bataklığı’na doğru uzanıyordu. Korgan’ın yüzündeki belirsiz tiksinme her halinden belliydi. Elbette bataklık olacaktı. Bu tür varlıklar, doğanın ücra, çürümeye yüz tutmuş ve unutulmuş yerlerini severdi.
Gözlerini açtı ve karanlıkla yine baş başa kalmıştı. İpliğin uzadığı yönü zihnine kazımıştı. Töz Bakış’ı sürekli açık tutamazdı. Bu bir ruhu kanatana kadar içmek demekti; insanı ruhani anlamda tüketir, zihnini bulandırırdı. Bu yüzden, yağı neredeyse bitmiş bir feneri aralıklarla yakıp söndürür gibi kullanmak zorundaydı. İşi zor ama sezgileri güçlüydü.

Bataklığın kenarına vardığında çamur, bileklerini bir mengene gibi sıkmaya başladı. Her adımı öncekinden daha zorlu hale geliyordu. Kamışlar çok sık ve uzunlardı; rüzgar bile kamışların arasına giremiyor, hüzünlü bir ıslığa dönüşüyordu. Korgan nefesinin sesini daha çok fark etmeye başlamıştı.
Susunç, diye içinden geçirdi Korgan kamışların arasından çamurun içinde ilerlerken. Susunç birçok varlığa göre temiz çalışırdı. Bir körmös öfke ve kinle iç tözü parçalarken, bir Albas korku ve delilikle beslenirdi. Ama Susunç… o sadece açtı. Onun eylemi şeytani değil, doğaldı; bir kurdun bir geyiği avlaması gibi. Korgan, bu tür basit, dürüst bir avcılığa saygı duyardı. İnsani içgüdülerden evrilen karmaşık lanetlerden daha anlaşılırdı.
Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşün ardından, bir tuhaflık vardı. Sessizlik. Bataklıkların geceleri kendilerine has bir korosu olurdu: kurbağalar, su böcekleri, gecenin avcıları… Ama burada hiçbir şey yoktu, rüzgar bile sessizleşmişti. Yaşamdan arta kalan bir ibare görünmüyordu.
Gözlerini kapattı ve tuhaflığın sırları gözünün önüne serildi. Bataklığın sığ sularında, kamışların dibinde onlarca küçük hayvan leşleri vardı. Tarla fareleri, su yılanı, kurbağalar… Hiçbirinde tek bir yara izi ya da kan kokusu yoktu. Birdenbire yere yığılmış, Töz’leri aniden kaybolmuş gibiydi. Gözleri açık ve boştu. Korgan çok aç bir Susunç ile karşı karşıyaydı.
Korgan gözlerini açtı ve ipliğin ardından ilerlemeye devam etti. Bu durum dikkatini arttırmıştı.
İplik onu bataklığın kalbinde duran, yaşlı ve devasa bir söğüt ağacına getirmişti. Ağaç, normal değildi. Gövdesi üç adam boyu genişliğinde, küçük bir kulübe kadar büyük bir oyuğu vardı. Ağacın dallarından sarkan yosunlar, yaslı bir ihtiyarın sakallarını andırarak suya değiyordu. Kökleri, devasa yılanlar gibi kıvrılmış inceldiği kısımlar suyun içinde kalıyordu. Burası olmalıydı; iplik burada son buluyor, elindeki bez bebeğin sıcaklığını daha da çok hissediyordu.
Korgan durdu ve etrafı dinledi. Sadece kendi nefesini ve kalp atışlarını duyabiliyordu. Elindeki bez bebeği kemerine sıkıştırdı. Pazarlık bu durumda söz konusu değildi. Bu varlık, avının izini süren bir avcıya geri adım atmazdı.
Sol eliyle, kemerindeki küçük, gümüş ve meteor demiri alaşımından yapılmış hançeri Ruhkesen’i kavradı. Hançerin soğuk metali ve derince kazınmış mühürleri, Korgan’a kendini hazır hissettirdi. Ağacın oyuğuna doğru yavaş ve ince adımlarla ilerledi.
Oyuğun içi zifiri karanlıktı. Gözlerini kapatmaya ihtiyacı yoktu. İçeriden yayılan yoğun aurayı hissedebiliyordu. Saf bir keder, bin yıllık yalnızlık ve doymak bilmeyen bir açlık.
Oyuğun ağzına geldiğinde, içeriden yumuşak ve melodik ses yankılanıyordu. Bir kadının söylediği, anlaşılmayan hüzünlü bir ninni; insanı kendine çekiyor, derin bir rahatlama ve tatlı bir uyku vaat ediyordu.
Korgan bu şefkati unutalı çok olmuştu. Yıllar süren eğitimiyle de bu tarz güçlü aldanmalara karşı gelebiliyordu; zihninin etrafını ördüğü duvarlar sağlamdı.
Ruhkesen’i sıkıca kavrayarak, karanlık oyuğa bir adım attı.
İçerideki ninni anında kesildi. Yerini, şaşkınlıktan doğan saf, yırtıcı bir öfkeyle beslenen keskin bir sessizliğe bıraktı. Ev sahibinin ziyafeti en keyifli yerinde bölünmüştü.
Karanlık, göründüğü kadar boş değildi. Burası sadece bir ağaç oyuğu değil, bir anı mezarlığıydı. Oyuğun duvarları pürüzsüz değildi; üzerlerinde sayısız suret, sayısız fısıltı ve sayısız unutulmuş duygu katmanlar halinde birikmişti. Havada, solmuş çiçekler ve rutubetli toprak kokuşa karışmış kesif bir melankoli asılıydı.
O tam ortada duruyordu.
Bir Gönül Çalan’ın belli bir şekli olmazdı; o kurbanlarının kederinden ve kendi sonsuz yalnızlığından örülmüş bir suretti. Korgan’ın karşısında yosun ve gölgeden oluşmuş, ince uzun bir kadın silüeti duruyordu. Yüzü yoktu; sadece gözlerinin olması gereken yerde, bakanın ruhunu içine çeken iki karanlık boşluk vardı. Uzun, akışkan uzuvları ağacın duvarlarına uzanıyor, yüzlerce suretle bir bütün oluyordu.
Ve tam önünde, havada asılı duran, sıcak bir kehribar renginde parlayan küçük bir ışık hüzmesi vardı. Çolpa’nın ruhu olmalıydı. Korgan’ın kemerine iliştirdiği oyuncak bebeğin geriye kalan bir gözü de aynı sıcaklıkta parlamaya başlamıştı. Varlığın ince, uzun ve gölgeden parmağı, hüzmeye nazikçe dokunuyor, ondan sızan masumiyet ve sıcaklığı sevkli bir şarap gibi yudumluyordu.
Korgan temkinli bir adım daha attı. Varlığın onun zihnine seslenişi bir fısıltıdan net bir düşünceye dönüşmüştü. Ses ne erkek ne de kadındı; çürüyen yaprakların hışırtısı ve kırılmış bir kalbin sesiydi.
“Bir avcı, hem de bir damgacı,” dedi zihninde yankılanan ses. “Ne kadar da yorgun bir ruh. Ne kadar da büyük bir boşluk taşıyorsun içinde. Günbegün içindeki töz eksiliyor. O boşlukta seni görebiliyorum… Ailenin külleri hala omuzlarında.”
Korgan tepki vermedi. Zihnini daha da berraklaştırdı. Bu yaratıklar en çok bu taktiği severdi: bir avcıyı kendi silahıyla avlamak. Korgan’ın silahı ve ona güç veren öz, anılarıydı.
“Zorunda değilsin. Bu yükten kurtulabilirsin,” diye devam etti ses, daha baştan çıkartıcı şekilde. “Yardım edebilirim, ver onu bana. Acını, kederini ve o dindiremediği suçluluğu… Hepsini senden çekip alabilirim. Karşılığını huzur ile alırsın. Sessizlik. Hiçlik.”
Korgan’ın dudakları kenarlarına doğru sivrildi; acı bir tebessüm belirdi. “Hıçlik” diye fısıldadı. O fısıltı bir oyuğun içinde bir yankıya dönüştü. “Hiçliğin pazarlığı olmaz”
O tatlı melankoli hava bir anda buz kesti. Suretten öfke dalgaları yayıldı. “O zaman sen de duvarlarımı süsleyeceksin!”
Ağacın duvarlarındaki yüzler aniden canları. Kederli fısıltılar, suçlayıcı çığlıklara; gölgeler, hayaletimsi suretlere dönüştü. Acı çeken ruhlar Korgan’a doğru süzüldüler; bir çiftçi, bir avcı, genç bir kadın, yaşlı bir cüce… Hepsinin gözleri boş ve suçlayıcıydı.
Bu, bir orduya karşı savaşmak gibi değildi. Bu, büyük bir mezarlığın tamamıyla aynı anda savaşmaktı.
Korgan dik duruşundan biraz taviz vererek dizlerini kırdı. Mühürlü hançerini ileriye doğru savurdu. Gümüş hançerin ucunun değdiği ilk hayalet, acı bir çığlıkla alev gibi parladı. Çığlıktan geriye kalan duman bulutu buharlaşmıştı.
Sayıları çok fazlaydı. Biri dağılırken, diğer ikisi peydah oluyordu. Korgan’ın etrafını çevrelemeye, onun anılarına uzanmaya, iradesi kırmaya çalışıyorlardı.
Korgan sol eliyle cebinden bir avuç kaba tuz çıkararak ileriye doğru yay şeklinde serpti. Dudaklarıyla anlamsız bir şeyler mırıldadı. Bu sırada septiği tuzlar boyunca töz katmanında görülebilecek bir alev ortaya çıkmış ve geçici bir kalkan sağlıyordu.
Korgan alevlerin içinden geçip yalpalayan ruhlardan bir düzine daha buharlaştırmıştı. Ancak tek tek bunun sonu gelmeyecekti. Ruhani fısıltılar çığlığa dönüşerek zihnini zorlamaya başlamıştı. Zihnini bir anlığına boşaltarak güçlendirmek istedi, son bir darbeye hazırlanıyordu.
Kendini hazır hissettiğinde fısıltıları bastırarak, etrafını saran suret kalabalığının içinden bir hışımla geçti. Onlarla savaşmayı bıraktı; hedefi kaynağın kendisiydi.
Gölge ve yosundan oluşan varlık, avının iradesinin kırılmadığını görünce şaşkınlıkla titreşti. Korgan, aralarındaki mesafeyi tek bir adımda kapattı ve gümüş-meteor alaşımı hançeri Ruhkesen’i doğrudan o şekilsiz gövdenin ortasına sapladı.
Ortada fiziksel bir hissiyat duyulmuyordu. Ancak töz katmanında binlerce kırık kalbin aynı anda attığı sağır edici bir çığlık koptu. Gönül Çalan’ın silüeti bir duman gibi dağılmaya başladı. Duvarlardaki suretler donakaldı; bin yıllık esaretleri sona ererken, yüzlerindeki suçlayıcı ifadeler yavaşça huzurlu bir boşluğa dönüştü.

Havada asılı duran kehribar rengi ışık hüzmesi, Çolpan’ın Töz’ü, serbest kalarak titreşti. Korgan hançerini çekerken diğer eliyle kemerinden tek gözlü bez bebeği kaptı. Onu bir çapa olarak kullanarak, bebeği parlayan Töz’e doğru uzattı.
Kızın ruhu, ait olduğu sıcaklığı tanıyarak anında bebeğin içine çekildi. Bebeğin sağlam olan tek gözü bir anlığına kehribar renginde parladı ve sonra söndü. Oyuncak bebek, Töz’ün sıcaklığıyla hafifçe ısınmıştı.
Ağacın oyuğu, içindeki kadim varlık yok olurken diğer suretler adeta zincirlerinden kopmaya başlamışlardı. Belki yüzlerce yıldır hapsolmuş bu ruhlar bir an önce özgürlüklerine kavuşmayı diliyorlardı. Ancak bu kadar vebalı ruh yeryüzüne bir anda salınırsa kutu baltalayabilecek bir veba başlayabilirdi.
Korgan bel bölümündeki ceplerin birinden yaşlı bir Kam’ın kafa kemiğini çıkardı. Diğer ceplerinden çıkardığı bazı bitki tozlarının üzerine kömür ufaladı. Elindeki kap olarak kullandığı kemiği çamurlu suyla karıştırdı. Elde ettiği çamuru oyuğun girişini çevreleyecek şekilde anlamsız şekiller çizdi. En son çizdiği mührün başladığı noktasına hançerinin kabzasını bastırarak “Od Damis! …” ile başlayan antik birkaç cümle söyledi. Daha çok bir emre benziyordu.
Çizilen çizgiler bir anda parlayıp tekrar söndü. Töz katmanında ise oyuğun girişi artık ket çekilmiş gibi görünüyordu. Bu mühür ateş damgalarından biriydi. Mühürlediği alanı töz katmanına hapsetmiş yer ile irtibatını kesmişti. En azından bir süre.
**
Kurganlı Mezrası’na dönüşü, gidişinden daha hızlı oldu. Adrenalin, Töz Bakışı’nın getirdiği ruh yorgunluğunu bastırmıştı.
Kulübenin kapısını açtığında, Temir korkuyla yerinden sıçradı. Oda, Korgan’ın bıraktığı gibiydi; eşiklerde tuz, ortada zayıf bir ateş. Çolpan hâlâ aynı köşedeydi; ruhsuz bir Boş Kabuk , yere anlamsız spiraller çiziyordu.
Korgan tek kelime etmeden kızın yanına çömeldi. Isınmış bez bebeği nazikçe kızın göğsüne, Töz’ünün olması gereken yerdeki o Kuy cebinin üzerine koydu.
Gözlerini kapattı. Çapayı bıraktı. Töz’ün ait olduğu yere dönmesini emretti.

Çolpan derin, sarsıcı bir nefes aldı. Gözleri faltaşı gibi açıldı, sonra birkaç kez kırpıştı. Boş bakışları netleşti. Önce elindeki kömür parçasına, sonra göğsündeki oyuncağına, en son da yanı başında ağlamaklı bir nefesle onu izleyen babasına baktı. “Baba?” diye fısıldadı. Sesi zayıf ve çatlaktı.
Temir, “Çolpan!” diyerek bir hıçkırıkla kızına sarıldı. “Geri döndün…” Adama dönerek, “Damgacı,” dedi, sesi minnetle boğularak. “Sana… sana ne verebilirim? Ne istersen…”
Korgan çoktan ayağa kalkmıştı. Adamın minnet dolu bakışlarına, o tanıdık alaycı ifadesiyle karşılık verdi. Eli, daha önce aldığı gümüş kesine gitti. “Bedel ödendi.”
Çolpanın anlamlı ve tanıdık bakışları ile Korgan ağır adımlarla kulübenin dışına çıktı. Gece yerini kızıl bir gökyüzüne bırakmaya başlamıştı. Atının dizginlerini bağladığı çitten çözerek atına bindi.
Gün Korgan’ı selamlarcasına doğarken, o atının üzerinde muhtemelen yeni kontratlar yada duyumlar bulabileceği Yedi Yol Han’ına doğru yola koyulmuştu.