Fallout : Çorak Toprakların Tezenesi

Bronz renginin en belirgin olduğu çorak bozkırda güneş batmaya yüz tutuyordu. Toprak sanki pasla kavrulmuş, çatlaklarından ise ince tozlar yükseliyordu. Gökyüzü orijinalinde gri tonlarında ancak sararmış bir tablo gibi yerinden fırlamış bir metal yüzeyden yansımaktaydı.

Rüzgar, kimsesiz kalmışçasına metal direklerin arasından uğultulu bir rezonansla esmekte; sanki birkaç asırdan kalma hayaletlerin fısıltılı sohbetini andırıyordu.

Bu ıssızlığın ortasında, yamuk yumuk saç levhalardan yapılmış küçük bir kulübe yalnızlığa bürünmüştü. Çiviler pastan parçalanmış, kenarları rüzgarda hafifçe zangırdıyordu; yine de ayakta kalmayı başaran bir inat taşıyordu üzerinde. Kapıyı aralık bırakan rüzgar, içerideki sessizliğe radyodan sızan hışırtıyı taşıyor, kulübenin içinde bir yaşam kırıntısının kaldığını hissettiriyordu.

Kulübenin içi dışarıdan daha loştu. Güneşin son ışıkları, duvarlardaki deliklerden süzülüp kırık bir masanın üzerinde yamuk çizgiler halinde düşüyordu. Masada, yılların yorgunluğuyla kararmış bir radyo duruyordu; yamulmuş anteni hafifçe titriyor, hoparlöründen ara ara yükselen cızırtılar kulübeye tuhaf bir nefes veriyordu. Radyo, bu çorak topraklarda hâlâ inatla konuşmaya çalışan birkaç sesten biri gibiydi.

Masanın yanı başındaki sandalyede bir gölge kıpırdadı. Teni çoktan eski bir parşömene dönmüş, göz çukurları çökmüş, dudaklarının kenarında uzamış çatlaklar olan bir silüet… Sanki üstünde bir asırlık yorgunlukla hareketsiz duruyordu. Ghoul, ağır hareketlerle öne doğru eğildi; omurgasından gelen hafif bir kütürdeme kulübeye yayıldı. İnsanlığın külleri üzerinde yaşamayı zorundalıkla öğrenmiş, zaman merhumundan kopartılmış bir varlığın sakinliğiyle nefes alıyordu.

Ghoul, masanın üzerindeki tütünü incelerken parmakları dikkatliydi; kâğıdı zar zor hisseden kemiksi elleriyle ince bir özen gösteriyor, sanki unuttuğu bir alışkanlığı yeniden öğrenmeye çalışıyordu. Kağıdı çevirdikçe dışarıdaki rüzgâr hafifçe uğuldamaya, radyonun cızırtısı belirginleşmeye başlıyordu. Radyo hışırtısı yükselince başını hafifçe yana çevirdi. Radyo bir anda cızırtısını kesip net bir ses çıkarmaya başlamıştı.

“Burası Radyo Hürriyet…”

Ses yorgun değildi; daha çok, çok uzun zamandır konuşmayı görev edinmiş bir makinenin alışkanlıkla çıkan tonu gibiydi.

“Polatlı çevresi son dört gündür yoğun rüzgâr kaynaklı rad-çamur taşkınları yaşıyor. Güney hattındaki eski Konya yolu tamamen çökmüş durumda. Seyahat edeceklerin kuzeyden eski Ayaş sırtları üzerinden ilerlemesi tavsiye edilir.”

Ghoul’un yüzünde belli belirsiz bir hareket oldu. Sıcaklık değil; daha çok eski bir refleksin içten içe kıpırdanışı. Radyodaki ses zorunda olan bir görev duygusuyla metalik bir tonda anonsu devam ettirdi.

“Hayatta kalanlara iyi şanslar diliyoruz… Bugünkü seçkimiz, paha biçilmez bir eser. Üstünden yüz yılı aşkın zaman geçmiş bir analog kasetten: Muharrem Ertaş’tan ‘Avşar Elleri’…”

Hoparlörden mekanik bir klik sesi yankılandı. Ghoul’un yüzünde her defasında çatlamış dudaklarını hafifçe gülümseten bir şaşkınlık beliriyordu. Bay Varyete, her seferinde onu şaşırtmayı başarıyordu; Ghoul onunla tanışana kadar robot olduğuna inanmıyordu.

Ghoul, bir eliyle kalınca sarılmış sigarasını el yapımı bir çakmakla yakarken diğer eliyle fincanı kendine doğru çekti. Fincanda çayı andıran ancak buğulu bir sıvı vardı. Fincanın buharı yüzüne vurduğunda, insanlığın unutulmuş ancak bir o kadar tanıdık sıcaklığını andırmıştı.

Hışırtıların arasına karışan bir bağlamanın sesi, bozkırın derinliklerinden yankılanmaya başlamıştı. Güneş, tellerin dertli nameleriyle hududu bölmeye başlamıştı bile.

Ghoul, yavaşça arkasına yaslandı ve sigaranın ilk dumanını ağır bir nefesle üfledi. Duman, güneşin son soluk ışıklarıyla birleşip havada kıvrılarak yükseldi. Tütünden yayılan o yanık koku bağlamanın hüznü ile birleşmişti.

Türkü ağır ağır ilerliyor, bozkırın ortasındaki gölgeler git gide uzuyordu. Dışarıdaki güneş neredeyse ufuk çizgisinin altına inmişti. Kulübe gitgide turuncudan mora çalan bir karanlığı sürükleniyordu.

Ghoul fincandan son bir yudum aldı. Güneşin son ışıklarına doğru biraz doğruldu. Sanki buğulu bir anı hatırlar gibi sigarasını bekletiyordu.

Sigaradan çekilen son nefesin dumanı kulübenin içinde ağır bir bulut gibi asılı kaldı.

Türküdeki yanık ses biraz ağırlaşmış, son dizesini söylüyordu.

“Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir…”